DOLAR
18,8299
EURO
20,3296
ALTIN
1.134,84
BIST
4.997,63
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Kar Yağışlı
2°C
İstanbul
2°C
Kar Yağışlı
Salı Kar Yağışlı
3°C
Çarşamba Çok Bulutlu
4°C
Perşembe Çok Bulutlu
5°C
Cuma Çok Bulutlu
5°C

Allahın İnsana İnayeti

19 Haziran 2021 01:25
0

İnsanın, diğer yaratıklarda bulunmayan bir özelliği vardır. Allah insanlığın babasını eliyle yaratmış, ona ruhundan üflemiş, melekleri ona secde ettirmiş ve her şeyin isimlerini ona öğretmiştir.

Onun üstünlüğü meleklere ve ondan aşağı varlıklara açıklanmıştır. İblis’i yanından kovmuş, kapısından uzaklaştırmıştır. Çünkü İblis secde edenlerle birlikte onun için secde etmemiş ve ona düşman kesilmiştir.

İnsanlar arasında mümin kişi, genel manada insanların en hayırlısıdır ve alemler arasında seçkin bir hüviyete sahiptir. Allah bu kişiyi, üzerindeki nimetini tamamlamak, artarda ihsanını yağdırmak, aklına hayaline gelmeyecek nimetleri lütfetmek için yaratmış, kulunun da O’ndan batıni, zahiri, dünyevi ve uhrevi bütün bağış ve hediyelerini dilemesini istemiştir.

Kişi bütün bunlara ancak O’nu sevmekle ulaşabilir. Bu sevgiyi de ancak dost edinmiş ve sevdiği biri kendine geldiğinde, onu seven zengin cömert birinin o kişiye sunmayı tasarladığından çok daha fazla nimet hazırlamıştır.

İnsana emir ve nehiylerle vaatte bulunmuştur. Bu ahdinde kendisine yaklaştırıcı, sevgisini ve ikramını arttırıcı, onu kendisinden uzaklaştırıcı ve öfkelendirici ve nezdindeki değerini düşürücü hususları belirtmiştir.

Allah tarafından sevilen insanın bir düşüncesi vardır ki bu düşman, mahlukatı arasında O’nun en fazla kin duyduğu bir varlıktır. İnsana olan düşmanlığını açıkça ortaya koymuş, kullarından, gerçek dost ve tapınılacak Zat’a değil de, dinlerinin, itaatlerinin ve ibadetlerinin kendi adına yapılmasını istemiş ve hep kulları ile O’nun arasının açılmasını arzulamıştır.

Bu düşman, insanlardan bir kısmını kendine çekmiş ve bu insanlar, Rablerine karşı bu düşmana yardım etmişler, onunla dost olmuşlardır. Bu insanlar, bu düşman ile beraber olup, Allah’a düşman kesilmişler, O’nun gazabını çeken, çirkinliklere çağırmışlar, O’nun Rabliğine, ilahlığına ve birliğine itiraz etmişler, O’nu tekzib etmişlerdir.

O’nun dostlarını fitneye düşürüp türlü türlü metotlarla onlara eziyet etmişlerdir. Bunlar Allah’ın dostlarını yeryüzünden kaldırmaya çalışırlar, üzerlerinde hakimiyet kurmaya gayret ederler. Allah’ın hoşnut olup sevdiği her şeyi yok etmeye ve O’nun sevip hoşnut olduğu hususları kaldırıp kızdığı, tiksindiği işleri bunların yerine koymaya canla başla çalışırlar.

Allah Teala bu düşmanı, onun yollarını, işlerini ve nelere güçlerinin yetebileceğini insanoğluna tanıtmış, onunla dost olmaktan, grubuna girmekten ve onunla birlikte olmaktan insanları sakındırmıştır.

Cenab-ı Hak ahdinde şunları haber vermiştir:

O, cömertlerin en cömderdi, ikram edenlerin en çok ikram edeni ve merhamet sahiplerinin en merhametlisidir. Rahmeti gazabından, sabrı cezasından, affı yargılamasından daha fazladır. Mahlukatına nimetini bol bol vermiş, rahmet duygusunu kendine vacib kılmıştır. O, ihsanı , cömertliği, bağışı ve iyilik yapmayı sever. Bütün lütuf O’nun elindedir, bütün hayır O’ndadır, bütün cömertlik O’na aittir.

O’na en sevimli gelen şey şudur: Kullarına cömert davranmak, bol lütuf vermek, ihsan ve cömertlik ile onları abad etmek, nimetini tastamam vermek ve bu nimetini de kat ve kat artırmak, sıfat ve isimlerini onlara tanıtmak ve nimet ve bağışlarıyla kullarını sevdiğini onlara göstermektir.

Allah zatından dolayı cömerttir ve her cömert kişinin cömertliğini O yaratmıştır. O kişinin cömertliği, O’nun cömertliğe nispetle zerreden daha küçük olduğu halde devamlı O yaratır. Kayıtsız şartsız tek cömert O’dur ve bütün cömertlerin cömertliği O’ndan kaynaklanır.

O’nun cömertliğe, vermeye, ihsana, iyiliğe, nimet ve lütuf vermeye karşı olan sevgisi insanların düşünebildiği yahut tahayyül edebildiğinin çok üstündedir. Kulların vermesine, cömertlikte ve lütufta bulunmasına dair sevinci yani onu alana nispetle kendisinin vermesinden duyduğu sevinç, o kişinin sevincinden çok daha fazladır.

O’na en çok ihtiyaç hisseden kimse, şerefi en yüce olandır. Kulun ihtiyacı arttıkça gelen bağışın değeri ve kulun mertebesi artıyorsa, bunu verenin değeri ve bu bağışı yapanın ne kadar sevindiği tasavvur edilebilir mi?

Bağışta bulunan Allah Tealanın, bu kula vermesinden dolayı duyduğu sevinç, bunu elde eden kişiden çok çok fazladır. En yüce sıfat ve değer Allah’a mahsustur. İşte cömert olan Allah’ın insanlar karşısındaki durumu budur.

Allah’ın ihsan ve lütfuyla duyduğu sevinç, sürur ve ferahlık, ihsanı alandan daha fazladır. Fakat bu bağıştan duyduğu hazla, alan kimse bu bağışı veren kimsenin haz ve sevincini hissetmez.

Bu durum ise, veren kimseye bütünüyle muhtaç olduğu, bunun arkasından böyle bir yardımın garantisini hissedememesi, yeniden ihtiyacı olacağından endişe etmesi ve bu veren kimsenin dengi ve ondan daha düşük seviyede birinden yardım isteme zilletine düçar olma korkusundan kaynaklanır.

Fakat bütün bunlardan yüce ve münezzeh olan Allah hakkında böyle düşünülebilir mi? Bütün semavata ve yeryüzü halkı, onların ilk ve son nesilleri, insan ve cinler, kuru ve yaş olanlar topluca bir yerde buluşup O’ndan isteseler, her isteyene istediğini verir ve bu da O’nun sahip olduğu şeylerden zerre ölçüsünde bir şey eksiltmez.

O, zatından dolayı cömert, yine zatından dolayı hayat sahibi, zatından dolayı Alim (hakkıyla bilen), zatından dolayı Semi (hakkıyla işitici) ve Basir (hakkıyla gören)’dir. O’nun yüce cömertliği, zatının gereklerindendir. Affetmek, O’na intikam almaktan; lütufla muamele adaletten; vermek vermemezlikten daha sevimli gelir.

Kendisi için yarattığı, her türlü ikramı ona hazırladığı, onu başkasına üstün kıldığı, bilgisinin mahalli kıldığı, kitap indirdiği, peygamberlerini gönderdiği, işine itina gösterip ihmal etmediği ve başıboş bırakmadığı kulu ve sevgilisi insan, O’nun çizdiği yoldan saparsa O’nun gazabına hedef olur.

Yine bu insan, O’nu kızdıran ve tiksindirici işleri yapar, O’ndan kaçar, düşmanı ile dostluk kurar, O’na yardım eder, O’nun düşüncesine katılır, O’nun en çok hoşuna giden nimet ve ihsanda bulunma yolunu tıkar ve böylece O’na cezalandırma, öfkelendirme ve intikam alma yolunu açarsa, cömert ve ikram sahibi, cömertlik, ihsan ve iyilikte bulunma sıfatlarıyla vasıflanmış olan Allah Teala’dan bu sıfatların zıtlarıyla kendisine muamelede bulunması için O’nu davet etmiş olur.

Böylece o kişi, O’nu gazaplandırmayı, öfkelendirmeyi, O’nun intikam almasını; hoşnut olması yerine gazblanması, öfkelenmesi; keremi, iyiliği ve bağışı yerine intikam ve cezalandırmasını tercih etmiş olur.

İsyan etmekle, O’nun daha çok sevdiği fiilerde bulunmak yerine sevmediği fiillerle ona mukabelede bulunmasını, cömertlik ve ihsan gibi zatının gereklerinden olana sıfatların zıddıyla karşılık vermesini istemiş olur.

Allah’ın kendisine yakın kıldığı ve ikramını tahsis etttiği bu insan, O’ndan firar etmiş, isyan etmiş, ikramını reddetmiş ve düşmanına meyletmiştir. Halbuki O’na şiddetle muhtaçtır ve bir an bile O’ndan müstağni kalamaz.

Bazen Allah’ın sevdiği insan, düşmanla birlikte olup onun taatinde ve hizmetinde bulunduğu bir halde efendisini unutmuş ve düşmanına adım uydurmakta aşırı bir gayret göstermiştir. Bu haliyle o kişi, efendisinin sevdiği fiillerin zıddıyla kendisine mukabelede bulunmasına davette bulunmuştur. Fakat sonra kendisine bir fikir doğmuş, efendisinin iyiliğini, merhametini, cömertliğini ve ikramını hatırlamış, O’ndan kaçışın olmadığını ve dönüp varacağı yerin O olduğunu, şerefinin O’na bağlı olduğunu kavramıştır.

Eğer kendi arzusuyla O’na yönelmezse, çok daha kötü bir halde O’na götürülebileceğini idrak eder ve böylece düşmanının yurdundan efendisine koşar. Bu konuda büyük gayret sarfederek sonunda O’nun kapısına ulaşır, yüzünü eşiğine koyar ve zavallı, yalvaran, korkak, ağlar ve üzgün bir şekilde o eşiğin toprağını yastık yapar. Rabbine yalvarır, merhametini , acımasını ister ve O’ndan özür diler.

Eliyle kendini O’nun huzuruna atar, O’na boyun eğer ve boynunun ipini ona verir. Yularını O’na teslim eder. Efendisi, kalbinde olanı bilmektedir; o kişiye olan gazabı ondan hoşnut olmaya, ona karşı duyduğu sert his merhamete dönüşür.

O kişiye vereceği cezayı affa, vermemezliği vermeye, onu yargılamayı sabra tebdil eder. Kul efendisine dönüp, O’na gereği gibi tevbe etmiş, güzel isimleri ve yüce sıfatları ile O’na yönelmiştir.

Bu duruma efendisi nasıl sevinmesin? Sevdiği insan kendi istek ve arzusuyla O’na dönmüş, efendisinin rızası ile yine O’na müracaat etmiştir. Kula, gazab, intikam ve cezalandırma yollarına nispetle O’na daha sevimli gelen O’nun iyilik, ihsan ve cömertlik yolunu açmıştır.

Bu konuda ariflerden birinden nakledilen meşhur bir hikaye vardır:

Bu arif zat, bir gün efendisine isyan eder ve kaçar, sokakların birinde açık bir kapı gözüne takılır, kapıdan yardım isteyerek ağlayan bir çocuk çıktığını görür. Arkasında annesi onu kovalamaktadır, çocuk evden dışarı kendini atar. Annesi kapıyı yüzüne kapatır ve içeri girer. Çocuk çok uzağa gitmez, düşünceli bir şekilde durur. Çıkarıldığı evde başka kendisine sığınacak ne bir yer, ne de annesinden başka kendini koruyacak birisi vardır.

Kalbi kırık, üzüntülü bir vaziyette geri döner. Kapıyı açmaktan korkar ve kapı eşiğine yükünü koyup orayı yastık edinir ve uyur. Sonra annesi dışarı çıkar. Oğlunu bu vaziyette görünce onun haline dayanamaz, üstüne kapanmaktan kendini alıkoyamaz. Boynuna sarılır, onu öper, ağlar ve şöyle der:

Çocuğum ! Beni bırakıp nereye gidiyorsun, Seni benden başka kim koruyacak ? Bana karşı gelme ! Sana karşı merhamet, şefkat ve iyiliğini istemek üzere yaratılmış olan tabiatının zıddıyla -bana isyanından dolayı- sana mukabelede bulunmaya beni zorlama diye sana söylemedim mi? Sonra onu alır ve içeri götürür.

Şimdi bu annenin şu sözünü düşün: ‘Bana isyan etmenden dolayı, merhamet ve şefkat göstermek üzere yaratılmış olan tabiatımın zıddıyla sana davranmak zorunda bırakma beni’

Yine Resulüllah (s.a.v)’in şu hadisi hatırla: ‘Allah’ın kuluna olan merhameti, annenin çocuğuna duyduğu merhametten daha fazladır’ Allah’ın her şeyi kuşatan rahmeti yanında, annenin merhameti nerede kaldı?

Kul yaptığı isyanla, O’nu öfkelendirdiğinde, bu rahmetin kendine değil de başka tarafa yönelmesini istemiş olur. Fakat tevbe ederse Allah’ın rahmetini O’nun sevdiği ve kul için de daha uygun olan tarafa çekmiş olur.

Bu küçük misal bile seni, Allah’ın kulun tevbesine karşı duyduğu sevincin sırrına vakıf kılmaya yeter. Bu sevinç, bulmaktan ümidini kestikten sonra çölde devesini kulan kişinin sevincinden daha fazladır. Bu noktadan ilerisini kelimeler ifade edemez ve zihinler inceliğini anlayamaz.

Kaynak: İbn Kayyım El-Cevziyye / Medaricu’s Salikin – Kur’ani Tasavvufun Esasları – / bkz: 196-199

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.